









Delhi
Yorgunluktan uyuyamadığım bir gecenin ve 3 saatlik bir uçak yolculuğunun sonunda Delhi'deyiz. Taj Mahal'e yarın değil öbür gün gitmeye karar verdik. Yolculukla geçmeyecek bir güne ihtiyacımız var. Delhi gerçekten farklı bir yer. Büyük ve organize bir şehir. Bol yeşillikli, düzgün trafikli. İnsanlar modern görünüşlü.
Pedro paçaları gerçek anlamda sıyırıp foto çekmeye başladı, ben de kendisine 5 dakika kadar eşlik edip, odaya geldim ve bacaklarımı 1483920 kere yıkadım.
Madurai'den Ooty'ye gelmek tam bir günlük işkence kadar sürdü. Otobüse bin 5 saatte Coinbatore, ordan otobüse bin Ooty otobüsüne git, ordan Ooty otobüsü 3,5 saat daha... Canımız çıkmış bir halde Cuma gecesi otele vardık. Tanrım o ne tatlı bir soğuk, Madurai cehenneminden sonra... Sabah bir uyandık ki, Ooty'ye gelmek herşeye değermiş. Ooty bir dağ şehri, hava gayet serin, odamız göl manzaralı, hava güneşli ve mis gibi, etraf yemyeşil. Maalesef burda sadece 1 buçuk gün kalabildik.
Cumartesi günü, ertesi gün için Ooty'ye gelme amacımız oyuncak ya da minyatür tren denilen mini trene yerimizi ayırttık sonra da gezindik durduk. Botanik bahçesine gittik, tepelere tırmandık, kabile köyü zannederek bir köye gittik, normal köy çıktı... Ooty'nin etrafında köylerde kabileler yaşıyor, biz söyleyenlerin yalancısıyız, görmediğiiz için de Hint köy kabilesi ne demek pek bir şey söyleyemeyeceğim... Otelde duvara asılı fotoğraflardan gördüğüm kadarıyla renkli elbiseler giyip dans eden ve turistlerle fotoğraf çektiren insan topluluğuna kabile deniyor.
Cumartesi gecesi modern şehir Ooty'nin modern bir burger pizza mekanına gittik. Burger dediğime bakmayın saf vejeteryan. Burgerler patatesten filan... Pedro fasulyeli pizza yedi nedense, ve Hindistan ishaliyle yakından tanıştı. Benim anlamadığım hiç çekinmeyip sokaklardaki yıkık dökük esnaf lokantalarında yemek yiyoruz bi bok olmuyo, modern yerler bağırsak bozuyor...
Ooty'nin kalbimizde özel bir yer olmasını sağlayan şey ise, Hindistan'da ilk travestileri gördüğümüz yer olması. Çarşıdan geçerken bir bakalım ki sarilerini giymiş iki genç delikanlı. Saçlar kısa filan, göğüsler tahta ama giymiş işte sarisini çıkmış çarşıya... Bir mutlu oldum ben nedense, öyle işte...
Pazar günü oyuncak trenmize bindik. Yahu bu ne manzara! Bu ne yeşil! Seyahat toplam 3 buçuk saat sürdü, dışarıya bakmaktan boynum ağrıdı, çok güzeldi, yazılacak gibi değil.
Bir istasyonda 10 dakika mola verildi, dışarı bir çıktım, etraf maymun dolu. Bildiğin maymun, hayvan olan maymun... yavrular annelerinin kucaklarında, ordan oraya koşturuyolar. Tren geldi diye bir coşku hayvanlarda. Milletin elinden yemeklerini kapıyorlar, onları besle diye türlü maymunluk yapıyorlar... Çok heyecanlandım ben, Pedroya maymunlar maymunlar, maymunlara bak, ona da bak, buna da bak demekten bir hal oldum.
Trenden inince Coinbatore otobüsüne bindik, 1 saatte vardık. Yorgunluktan ölür halde gördüğümüz ilk otele kapağı attık. Yarın Delhi'ye uçuyoruz. Öbür gün Taj Mahal!
Madurai
Tenhi'deyken Madurai hakkında baya bi çalıştık. İlk defa neler yapacağımıza nereleri göreceğimize karar vermiş olarak bir yere vardık. Burası tapınak mekanı. Hindistan'ın güneyindeki en büyük tapınak burada bulunuyor. Tapınak demek haksızlık olur, tapınak kompleksi. Ayrıca şehir merkezinin dışında bir büyük tapınak daha var. Bunun dışında tadilatda olduğundan gidemediğimiz bir saray ve Gandhi müzesi de burada.
İlk önce şehir merkezindeki tapınaklar kompleksi Sri Meenakshi'ye gittik. Gez gez bitmez bir tapınak! İçeride ayrıca bir müze, bir kapalı çarşı ve büyükçe bir tapınak havuzu var. Bol bol tanrı heykeli mevcut, önünde dua eden, şarkılar söyleyen insanlar. Tapınağın bir de fili var, 1 rupiyi hortumuna koyuyorsun, o da seni kutsuyor. Bol bol kutsandık. Tapınakların her köşesi başka güzel. Kimi kısımlara Hindu olmayanlar giremiyor kapıdan röntgenliyor... Bu tapınağa toplam 3 kere gittik. Birinde tanrı Şiva'ya mum yaktık, dilek diledik, kendisinin kudretini göriciizzzz...
Başka bir gün şehir dışındaki Trirupparankundram tapınağına gidip ismini deftere bakmadan düzgün söyleyebilmek için adak adadık ama hala başarılı olamadık. Bu tapınağa Salı ve Perşembe günleri evliliğinde sorunları olan kadınlar gelip mumlar yakıp çiçekler bırakıyormuş. Bizim evliliğimizde bir sorun olmadığından sadece tanrı Kali'ye dualarını üzerimizden eksik etmesin diye minik tereyağ topları fırlattık. Tapınağın havuzunun etrafındaki maymunları izleyip baya bir eğlendik. Tapınağın içinde farklı tanrı heykellerine bakıp, putlar yıkılacak herkes birgün müslüman olacak diye bağırdım, sonra Pedro'nun katolik olduğunu hatırladım, Türkçe bilmediği için sevinip Şiva'ya bir mum yaktım... Adamın teki avucumuza süt döktü, Şivanın spermini temsil eden kutsal süt imiş, içtik biz de... Tamam Şiva'nın spermi fikri pek hoş değil ama kiliselerde de İsa'nın kanı, eti diye şarapla ekmek vermiyolar mı ayol?
Bir gün de Gandi müzesine gittik. Madurai, Gandi'nin normal kıyafetlerini giymekten vazgeçip, halkım sefalet içindeyken ben de daha fazlasını hak etmiyorum diyerek sadece el dokuması beyaz bez parçasını giymeye başladığı yer. Müzede Hindistan'ın İngilizlerden kurtuluşunu anlatan fotoğraf ve yazılar, onun dışında Gandi'ye ait kimi kişisel eşyalar, mektuplar, fotoğraflar vardı. Müzenin en önemli parçası Gandi öldürüldüğünde giymekte olduğu beyaz bez parçasıydı. Kan lekeleri de görünüyordu... Ama müzedeki eşyalar pek iyi korunmamış, kir pas içinde... Delhi'de daha büyük bir Gandi müzesi varmış ama sanırım gidemeyiz.
Madurai'de 5 gün kaldık, odamız o kadar sıcaktı ki fanı açmadan durmak mümkün değildi. Fan öyle bir gürültü yapıyordu ki uyumak mümkün değildi... bilmece gibi oldu yahu... o zaman biz nerde uyuduk? Odamız da tabi ki! Ay ilahi...

